Ölüme Bir Adım


Bip… Bip… Nabız atışı düzenli bir şekilde atıyor. Bir sorun gözükmüyor. Kalp ritmi bazı aralıklarda düzensiz görünmekte ama anormal sayılmaz, şimdilik. Tansiyon hâlâ düşük seviyelerde, henüz tehlikeli sınıra ulaşmadı. Vücut ısısı yüksek, solunum cihazı ile ciğerlerine giren saf oksijen yeterli olmuyor. Serumdan iki saniye aralıkla damlayan ilaçlı sıvı hortumla hastanın damarından kana karışmakta. Terlemem durmuyor, ara ara mendilimi çıkartıp alnımı, yüzümü temizliyorum. Ne kadar zamandır buradayım. 3, 4, 6 saat, artık saatleri sayamaz oldum.

Dışarıdan gelen sesle irkiliyorum. Hastaya bakıyorum, yüzündeki kemiklerinin çizgi gibi belirmesi, gözlerinin etrafındaki morluk keyfimi kaçırıyor. Kızımın yüzü aklıma geliyor. Yüzündeki dolgunluk, yanaklarındaki hafif kırmızılık, gözlerinin parlaklığı, gülerken parlayan dişleri yüzümde tebessüm oluşmasına sebep oluyor. Kendimi toparlıyorum. Yatan gence gözlerimle bakıyorum, bazen gözlerimi başucundaki makinenin dijital ekranına kaydırıyorum. Yüzümdeki tebessüm hemen kayboluyor, bir anlık bir şeydi. Aklımın bana oynadığı bir anlık oyunlardan biriydi. Ellerindeki morluk dikkatimi çekiyor. Kolunu sıyırıyorum. Morluklar kolunda da var. Ayaklarına ve diğer yerlerine bakıyorum. Birkaç morluktan başka bir şey göremiyorum. Belli aralıklarla makineden gelen bip bip sesleri, dışarıdan gelen gürültüyle odanın sessizliğine karışmakta.

Benim nabız atışları ile hastanın nabız atışlarını karıştırıyorum. Kiminki daha hızlı anlayamıyorum. Göğüs kafesim hızlıca inip kalkmakta. Elimdeki mendil ıslandı, artık cebime değil yatağın kenarına bırakıyorum. Hastaya bakıyorum, ne kadar rahat ve huzur dolu. Derin bir uykuda, ağrı hissetmiyordur. Ben, ben ise bir ortaçağ dönemindeki işkence odalarında birinde sıramı bekleyenlerden biriyim. Odalardan gelen bağırışlar beynimin içinde yankılanmakta. Haykırışlar dört bir taraftan gelmekte. Hücrede yalnız değilim. Kulaklarımızı kapatmıyoruz, gelecek sona doğru kendimizi hazırlamıyoruz, kayıtsızca bir bekleyiş içindeyiz. Yüzlerimizdeki acziyeti görmemek için gözlerimizi birbirimizden kaçırıyoruz. Vücuttan ayrılan etlerin kan kokusu nefesle içimizi dolduruyor. Damağımızda kanın tadını alıyoruz; fakat yutkunamıyoruz. Kimimiz seslere dayanamayıp başını duvarlara vuruyor. Kimimiz ise sıkıca tutunduğu demirlerden parmakları koparırcasına alıp götürülüyor. Garip. Uyanıkken bile rüya görülebiliyormuş. Hücrede bir tek ben kalınca gördüğüm kâbustan uyanıyorum.

Hastada terleme başlıyor. Karşıda, köşedeki sandalyede oturan hastanın babasına göz ucuyla bakıyorum. Alnındaki çizgiler derin ve uzun. Gözlerinin altı kırış kırış olmuş. Uykusuzluğuna rağmen gözaltlarında morluk yok. Yüzü dolgun değil ama zayıf da sayılmaz. Çenesi biraz uzun sayılır. Çenesinin hemen altında boyna doğru derin bir çizik var. Kaşları kalın ve aralarında boşluk yok. Burnu hafif sola doğru eğik duruyor, üstü ise düz gibi. Boynunun sağ tarafındaki büyükçe bir ben ve etrafındaki kızarıklık dikkatimi çekiyor. Takım elbise giymiş, kravatı yok, gömleğinin üstten üç düğmesi açık. Ceket geniş omuzlarını saklayamıyor. Ceketin sol tarafı, aşağı etek kısmına kadar tamamen kan olmuş. Elleri oldukça büyük olmasına rağmen soğukluğunu buradan hissettiğim metal silahın yanında küçük görünmekte. Yüzümü kapıya çeviriyorum. Dışarıdaki gürültüler içeri girmeye çalışıyor. Baba elindeki silahı bırakmadan ayağa kalkıyor kapıya doğru yürüyor, geri dönüp az önce oturduğu köşeye doğru yürüdü. Tekrar kapıya doğru dönüp yürüdü. Bu hareketlere daha ne kadar devam etti bilmiyorum. Dışarıdaki sesler azalınca yanıma geldi, gözlerindeki beyazlık yerini kırmızılık aldı. Bir adım geri gittim. Ringe çıkacak boksör gibi bip sesini duyunca omuzlarını düşürüp köşesine gitti.

Terler yeniden geldi. Hastada aşırı terleme başladı. Nabzı hızlanıyor. Vücudu gerilmeye başladı. Her tarafta, odanın her tarafında bip sesleri yankılanmaya başladı. Ekrana bakıyorum. Terler vücudumun her yerinden boşalmaya başlıyor. Uzun ve kesilmeyen tek bir bip sesi, tek bir çizgi. Sırat köprüsü gibi ekrandaki çizgiyle bütün oldum.

Gitti. Ne masaj ne de elektro şok etkisini gösterdi. Babaya dönüyorum. Yüzündeki hüznü görüyorum, gözlerinden damlayan yaşları görüyorum ve elindeki silahı görüyorum. Kapının dışındaki gürültünün bağırış haline geldiğini görüyorum. Kapının titrediğini görüyorum. Odanın sarsıldığını. Namlunun ucunu. Çıkan mermiyi, sesini sonradan görüyorum. Beyaz önlükte açılan deliği görüyorum. Karnımdaki deliği görüyorum. İçimde kalan merminin sıcaklığını hissediyorum. Kan gelmiyor, titreyen parmağımı deliğe doğru götürüyorum. Kan gelmiyor. Önce bir damla. Sonra ikinci, üçüncü derken kan oluktan akan su gibi akmaya başlıyor. Kan, benim kan. Yıllardır başkalarının kanı ile oynayan ben, şimdi kendi kanımla oynuyorum. Babaya bakıyorum, onunda gözündeki yaşlar oluktan akan su gibi. Namluyu kafasına dayıyor. Eli titriyor. Kapı titriyor. Kapı titremelere dayanamayacak. Ardına kadar açılıyor. Metalden çıkan korkunç sesi tekrar görüyorum. Yere çuval gibi düşüşünü izliyorum. Ardından bende yere yığılıyorum.

Kalbim çok hızlı atıyor. En son bungee jumping yaptığımda deli gibi attığını hatırlıyorum. Şimdiki farklı. Öncekinde tehlike yok gibiydi; şimdi ise tehlikenin merkeziyim. Etrafımı saran gölgeler var, çok fazla. Bir şeyler demek istiyorum ama çenemin titremesi buna izin vermiyor. Dilim küçüldü, ağzım kurudu. Terlemiyorum. Sesler hâlâ anlaşılmaz. Gölgeleri tanıyamıyorum. Beni kaldırıyorlar. Sedyeye koyuyorlar. Gölgenin birinden damlayan sular yüzümü ıslatıyor. Pek çok ölüm gördüm. Ölenin ardından ağlayan, haykıran insanlara şahit oldum. Gölgeler beni boğuyor. Nefes almakta zorlanıyorum. Ağzım nefes almakta yetmiyor. Göğüs kafesim şişiyor. Boğazımda bir delik açılıyor, pıhtılaşmış kan sızıyor. Nefes alabiliyorum. Acil serviste çalıştığım zamanlar aklıma geliyor, hep bir panik halinde, hep bir çırpınış içindeydik. Hastaların yardım diye bakan gözleri aklıma geliyor. Zengininden, fakirine. Güçlüsünden, zayıfına hepsindeki bakış aynı. Benimkiler de böyle mi?

Işık azalıyor, sesler duymaya başlıyorum. Gölgeler netleşiyor. Önce kızımı görüyorum. Ağlıyor; ağlıyor. Elimi kaldırmaya çalışıyorum, o kadar ağır ki sadece çenesine hafifçe dokunabiliyorum. Yanında sevdiğim kadın var o da ağlıyor. ‘Neden ağlıyorsunuz?’ demek istedim ama dilim küçüldü, çenem durdu. Hatırladım. Vurulmuştum, bir baba tarafından. Bende ağlamak istedim; fakat yaş gelmiyor. Kızıma bakıyorum. Üzülme, demek istedim. Hayat denilen yolda yalnız bırakıyorum, affet, demek istedim. Ama anlamıştır; çünkü ağlaması hızlandı, bağırışları kulaklarımı deliyor. Işıkları tekrar açtılar. Gölgeler. Etrafımda sadece gölgeler ve ‘neden’ sorusu kafamda. Nefesim sıklaşıyor. Kısa ve aralıksız. Sessizlik. Gölgenin biri kalbimde, kalbimi patlatacak. Nefesim düzeliyor, daha rahat nefes alıyorum.

Ölümüm izleniyor sevdiklerim tarafından. Öleceğim. İlk kez bu duyguyu tadıyorum. İğne şırınga ediyorlar, acılarım biraz hafifliyor. Kızım yanımda beliriyor. Elimi sıkı sıkı tutuyor. Bırakma beni. Sevdiğim, sevgilim diğer elimi tutuyor. Bırakmayın beni. Evlenmeliydik seninle. Evlilik için yavaş davrandığıma çok pişmanım. Bu, seni sevmediğimden değil, yapacak çok işlerim olduğundan. Eğer kurtulursam ilk işim senle evlenmek olacak, eğer kurtulursam. Ya kurtulamazsam. Cenazemi düşünüyorum. Musalla taşı ve omuzlarda taşınıyorum. Toprak atıyorlar üzerime, atmayın diyemiyorum. Benzersiz bir korku saplanıyor. Ölümden sonra ne olacak endişesi vücudumun her yanını sarıyor. Kalbim tekrar hızlanıyor. Elim gevşiyor. Nefes alışım hızlanıyor. Gölgeler azaldı. Göz kapaklarım kapandı. Nefesim durdu.

Bitti.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Başarı Yalanı

Hangi Âlem

İyi İnsan Olmak Üzerine Bir Deneme